Varılan yer değil, yaşanılan hâl.
Dünya, çoğu zaman kabullenilmiş alışkanlıkların ve dayatılmış tatların bir toplamından ibaret. İnsanların büyük bir iştahla yöneldiği o kalabalık sofralarda, herkesin payına düşeni sorgusuzca kabul ettiği bir düzende; bazı anlar vardır ki, tek bir duruşun tüm o gürültüyü susturduğuna şahitlik edilir. O anları özlemek, aslında birini özlemekten çok daha derindir; bu, hayata karşı gösterilen rafine bir tavra duyulan hayranlıktır. O anlar genellikle bir yere ait değildir; insanın içinde açılan, adı olmayan bir eşiğe benzer.
Hazırlanarak gelinen bir yer değildir burası. Zaten hazır olunan, adı konmamış bir frekanstır. Ne bir çağrı, ne de bir davet… Sadece ayakkabıların nereye konulduğunun bilindiği, kapının hangi hızda kapanacağının önceden duyumsandığı bir kendiliğindenlik hâli. Gitmek bazen bir karar değildir; bir refleks gibidir. Üzerine düşünülmez, çünkü düşünmek sadece geciktirir. Zaten gecikilecek bir yer de yoktur; her şey, tam olması gerektiği o dar aralıkta vuku bulur.
Detaylar, geçici olanın içinde daha çok parlar. Bir bardağın masadaki duruşu, bir anlatı sırasındaki ellerin hareketi devleşir; deniz gibi olmayan, kıyıya değdiği yerde yeşil kalan bir bakışın duruluğuyla. Herkesin önüne serilen o ağır, kaba ve topraksıl tatları sessizce reddedip; sadece suyun serinliğinden, o duru derinlikten gelene, denizden çıktığı hâliyle yeterli olan bir balığa sadık kalmak… Bir sofrada herkes ortak bir iştahın peşindeyken, sadece o seçilmiş sadeliğe tutunan bir iradeyi izlemek; aslında bir ruhun haritasını okumaktır. Sebebi sorulmaz. Çünkü o seçim bir savunma değil, bir karakter imzasıdır. Ve o imza, karaların tüm karmaşasına verilmiş en zarif cevaptır.
Bazı güzelliklerin, tam da yaşandığı anda değerli olduğunu kabul etmek gerekir. Uzatıldıkça çoğalmayan, aksine incinen şeyler vardır. Bazı hikâyeler, içinde barındırdığı uyuma rağmen vadesini kendi içinde taşır. Tıpkı mevsimlerin birbirine devredemeyeceği görevleri olması gibi; bazı yakınlıkların da sınırları daha baştan çizilmiştir. Üstelik bu sınırlar çoğu zaman konuşularak değil, susularak kabul edilir.
İşte tam o anlarda, ruhun hiç beklemediği bir farkındalık çöker. Pek çok limana uğranmış, pek çok kalabalığa karışılmış olabilir; ama o sessiz mutabakatın içinde, o imkânsızlığın tam ortasında dururken şunu fark etmek sarsıcıdır: Dünya üzerinde daha önce hiç bu kadar derin bir yerden fark edilmemiş, hiç bu kadar eksiksiz ve olduğu gibi kabul edilerek sevilmemiş olmanın ağırlığı. Bu, açıldığında geri kapanmayacak bir Pandora kutusu gibidir; içinden çıkan şey umut değil, gerçeğin kendisidir. Bu birine söylenmez. Bu, insanın kendine bile itiraf ederken sesinin titrediği o en mahrem gerçektir. Hiç bu kadar sevilmemiş olmanın o keskin ve tatlı sızısı, bazen tüm imkânsızlıkları başlı başına bir ödül hâline getirir.
Bilinir ki bazı şeyler olmayacaktır. Ama bu yüksek sesle söylenmez. Söylenirse bozulacakmış gibi duran bir denge vardır. Sessizlik, bazen en açık anlaşmadır. Gelecek konuşulmaz. “Sonra” kelimesi cümleye girmez. Çünkü bazı durumlar bitmeyeceği için değil, zaten başlatılmadığı için sürüyormuş gibi yaşanır.
Yanındayken tamamlanmış hissetmekten ziyade, gidildiğinde bir şeyin yerinden kalkmış olmasıdır bu. Bir kayıp sayılmaz; yer değiştirmiştir sadece. Artık görünmez ama sürekli temas hâlinde olan bir yer. Bir bakış açısının, o rafine ve seçici duruşun, kalbin içindeki en kuytu köşeye—kimsenin ulaşamayacağı bir rafa—yerleşmesidir.
Eksik kalan şudur belki: Bitmesi gereken bir şey hiç bitmedi. Çünkü bitmesi için hiç zorlanmadı. Kendi sınırlarını bilen, ağır seçeneklere tamah etmeyen o zarif irade, olduğu gibi bırakıldı. Bu bir pişmanlık değil; bu bir huzur.
Ama huzur, her zaman dolu gelmez. Bazen en büyük huzur, hiçbir zaman “biz” diyemeyecek olmanın verdiği o net, o berrak ve o imkânsız boşluktadır.
Bu yazıyı paylaşabilir ve beğenebilirsin;








