Hızlı kasada alışveriş yapan ve birbirinden kopuk görünen insanlar

İnsan Aradan Çıktı

Kasadaki cihaz aynı sesi çıkarıyor: Bip. Ürün geçiyor, ekrana fiyat düşüyor, kart okutuluyor. Otuz saniyede bitiyor her şey. Kimseyle göz göze gelmeden, tek kelime etmeden dışarı çıkabiliyorsun.

Bu büyük bir kolaylık. Zaten çoğumuzun istediği de bu: Daha az beklemek, mümkünse hiçbir yere takılmadan yola devam etmek.

Oysa eskiden bir alışverişin içinde bile küçük bir tanışıklık vardı. Esnafın kapısından girerken önce bir selam verilir, bir “nasılsın” sorulurdu; alışveriş ondan sonra başlardı. Kasaya geldiğinde bir yüz görürdün. “Kolay gelsin” derdin, o da sana bir şey söylerdi. Para üstü beklerken iki kelime konuşulur, dükkân sahibi de zamanla seni hatırlardı. Ne aldığını değilse bile yüzünü bilirdi.

Bugün bir markete girdiğinde o ritmi bulamazsın. Kimse sana bakmıyor bile… Kasiyerin gözü sende değil, barkod okuyucuda. Bir şey sormak istesen rafların arasında dolanan birini bulman imkânsız; herkes kendi telaşında, hızla bir yerden bir yere gidiyor.

Hayatı kolaylaştırdıkça, birbirimize daha az ihtiyaç duyar hâle geldik. Birbirimize daha az ihtiyaç duydukça, birbirimizi daha az görmeye başladık.

Bunun yalnızca alışverişle ilgisi yok.

Sokakta yürürken kulağımızda bir şey çalıyor. Otobüste herkes başka bir ekrana bakıyor. Asansörde gözümüz ya katta ya telefonda. Kapı açılıyor, insanlar birkaç dakika yan yana durup sonra kendi tarafına dağılıyor.

Eskiden apartmanda kimin hangi katta oturduğunu bilmek sıradan bir şeydi. Şimdi aynı kapıdan yıllardır girip çıktığın biriyle yalnızca başını hafifçe sallayarak geçebiliyorsun. Bir zamanlar pişen yemekten bir tabak götürdüğümüz, yedek anahtar bıraktığımız kapılar; şimdi birbirinin adını bile bilmeden kapanıyor.

Kimsenin kimseyle konuşmak zorunda kalmaması ilk bakışta özgürlük gibi geliyor. Herkes kendi alanında, kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Yine de bunun başka bir tarafı var: Küçük temaslar azaldıkça, tahammül de azalıyor.

Trafikte bunu daha açık görüyorsun. Birinin önüne geçmesi, sinyal vermemesi, birkaç saniye geç hareket etmesi bir anda kişisel meseleye dönüşebiliyor. Camın arkasındaki kişiyi görmüyoruz; yalnızca bizi yavaşlatan bir araç görüyoruz. Bir insanın yüzü kaybolunca, öfke daha kolay geliyor.

Aynı şey günlük hayatta da oluyor. Güler yüz, “kolay gelsin” gibi küçücük nezaket cümleleri bazen fazladan emekmiş gibi görülüyor. Kimse kaba olmaya karar vererek evden çıkmıyor; günün içindeki telaş dili de yüzü de sertleştiriyor. Bir süre sonra tanımadığımız insanlara karşı sürekli savunmada yaşamaya başlıyoruz. Biri bir şey soracak diye kulaklığı çıkarmak istemiyoruz. Kasada önümüzdeki insanın biraz yavaş olması sinirimizi bozuyor. Herkesin bize engel olduğu, tuhaf bir düzene dönüşüyor hayat.

İşin daha garip tarafı; insanlarla daha az konuşuyoruz ama daha çok bağlantımız var. Telefonu açtığında onlarca, bazen yüzlerce insan karşında. Kimin nerede olduğunu, ne yediğini, nereye gittiğini görüyorsun. Uzun zamandır yüz yüze oturmadığın biri hakkında şaşırtıcı miktarda şey biliyorsun.

Eskiden daha az insan tanıdık ama onları hayatın içinde tanıdık. Şimdi çok daha fazla insan hakkında bir şeyler biliyoruz; ama çoğuyla aynı hayatın içine hiç girmeden.

Bu temas eksikliği yalnızlığı da değiştirdi. Yalnız kaldığında her zaman yalnız görünmüyorsun artık; ekranda sürekli birileri var. Yine de insanın gerçekten arayabileceği, kapısını çalabileceği kişi sayısı o kalabalıkla aynı hızda artmıyor. Arkadaşlıklar da biraz daha hafif taşınmaya başladı. Birlikte geçirilen zamandan çok, birbirinden haberdar olmak yetiyor artık. Bir video, birkaç emoji, arada yazılan iki cümle… Bağ hâlâ aynı yerde duruyormuş hissi veriyor. İnsanlar uzakta, hayatlar yoğun; bunun doğal tarafı da var. Ama haberleşmek ile birini gerçekten hayatında tutmak aynı şey değil.

Değişim… Maalesef ihtiyaç duyduğumuz insan sayısının azalması değil; birine ihtiyaç duymanın kendisini rahatsız edici bulmaya başlamamız.

Hayatın bazı küçük bağları ise tam bu gereksiz görünen temaslarda kuruluyordu. Esnafın dükkânında iki dakika oyalanmak, sokakta yol sormak, apartmanın önünde birkaç cümle konuşmak… Bunların hiçbiri büyük olaylar değildi. Kimse yıllar sonra oturup bunları hayatının önemli anları diye anlatmazdı. Zaten değerleri de biraz buradaydı: İnsan, günün içinde başka insanların gerçekten var olduğunu böyle küçük yerlerde hissediyordu.

Şimdi her şey daha hızlı ve daha kişisel. Çoğu işi tek başımıza halledebiliyoruz. Bunun karşılığında, gün içinde karşılaştığımız insanların bir kısmı yüz olmaktan çıkıp birer işlev hâline geliyor.

Bu yüzden bazen eski bir bakkala girdiğinde tuhaf geliyor her şey. Yine de orada, hızlı kasadan geçerken olmayan küçük bir şey yaşanıyor:

Kısa bir süre aynı yerde bulunuyor, birbirimizi görüyor ve sonra kendi hayatımıza devam ediyoruz.

Bu yazıyı beğenebilir ve paylaşabilirsin ;

guest

0 Yorum