Zaman Beklemez, İnsan Bekler
Bir şey yapmak isteyip de yapmadığım anları düşünüyorum.
Garip bir bekleme hali var insanda.
Sanki içimizdeki kilidi açacak küçücük bir anahtar, kendiliğinden dönecek.
Sanki içindeki bütün parçalar aynı anda yerine oturacak.
Sanki o gün geldiğinde, ne yapması gerektiğini hiç zorlanmadan bilecek.
Ama çoğu zaman öyle olmuyor.
Zaman, kapıyı çalıp “artık hazırsın” demiyor.
Hazır hissetmeden de geçiyor.
Eksik olduğun günlerde de geçiyor.
Yorgunken de, kararsızken de, kendine bahane bulurken de geçiyor.
Bazen bunu çok geç fark ediyoruz ya da edemiyoruz.
Zamanın geçmesi büyük bir olay gibi görünmüyor çünkü.
Bir gürültüsü yok.
Bir kırılma sesi yok.
Bir anda elinden alınmış gibi hissettirmiyor.
Sonra dönüp bir bakıyorsun;
Yapmadığın şeyler, yaptıklarından daha çok yer kaplamaya başlamış.
Bizi en çok yoran şey, zamanın azlığı değil.
O zamanın içinde sürekli bekliyor olmak.
Zamanı biriktirdiğini sanırken, onu yavaş yavaş harcamak.
Doğru anı beklemek.
Doğru ruh hâlini beklemek.
İçindeki hevesin geri gelmesini beklemek.
Bir şeylerin netleşmesini, kolaylaşmasını, kendiliğinden yerine oturmasını beklemek.
Lakin hayat çoğu zaman böyle çalışmıyor.
Bazı şeyler düşünürken değil, yaparken anlaşılır.
Bazı kararlar, zihinde değil, temas edince netleşir.
Bazı kapılar, önünde uzun uzun bekleyince değil, elini uzatınca açılır.
Aksiyon almak dediğimiz şey de belki sandığımız kadar büyük bir şey değil.
Bir anda hayatı değiştirmek değil.
Bir sabah bambaşka biri olarak uyanmak değil.
Hiç korkmadan, hiç yorulmadan, hiç tereddüt etmeden yürümek hiç değil.
Sadece ilk küçük hareket..
Word’ü açmak.
Kontağı çevirmek.
Bir mesajı yazmak.
Birini aramak.
Takvimde boş duran güne gerçekten bakmak.
Masada bekleyen şeye ilk kez dokunmak.
Çoğu zaman büyük başlangıçlar ararken, küçük başlangıçları kaçırıyoruz.
Çünkü küçük olanı küçümsüyoruz.
Bir cümlenin, bir adımın, bir kararın, bir bakışın neyi değiştirebileceğini hemen göremiyoruz.
Ama hayat bazen tam da oradan dönüyor.
En büyük değişimler bile çoğu zaman kimsenin fark etmediği küçük bir hareketle başlıyor.
Dışarıdan bakınca sıradan görünen bir an, içeride uzun zamandır bekleyen bir şeyi yerinden oynatıyor.
Zamanı yönetmeye çalışıyoruz çoğu zaman.
Oysa önce ona karşı dürüst olmak gerekiyor.
“Zamanım yok” dediğimiz şey, aslında “cesaretim yok” demenin daha kabul edilebilir hâli oluyor.
Bazen “hazır değilim” diyoruz.
Biraz daha dikkatli bakınca, hazır olmadığımız şeyin işin kendisi değil, onunla yüzleşmek olduğunu görüyoruz.
Bazen “sonra yaparım” diyoruz.
Çünkü sonra dediğimiz yer, bize güvenli geliyor.
Orada başarısızlık yok.
Yüzleşme yok.
Emek yok.
Risk yok.
Ama hayat da yok.
Çünkü “sonra” dediğimiz yerin bir adresi yok.
İnsan oraya hiç varmıyor.
Sadece bugünden biraz daha uzaklaştığını sanıyor.
Zamanı anlamak, onun yetmeyeceğini düşünmek değil,
Onun zaten akmakta olduğunu kabul etmek.
Bu kabul insana panik vermek zorunda değil.
Tam tersine, insanı sadeleştirebilir.
Her şeyi yapamayacağını anlayınca, neyi yapman gerektiği biraz daha görünür olur.
Her yere yetişemeyeceğini fark edince, neyin gerçekten sana ait olduğu önem kazanır.
Her ihtimali bekleyemeyeceğini kabul edince, elindeki ihtimalle ne yapacağın sorusu kalır geriye.
Her zaman insanı harekete geçiren şey büyük motivasyonlar olmuyor.
Beklemek de bir seçimdir ve her zaman kötü değildir.
Bazen durmak, dinlenmek, anlamak gerekiyor.
Bazı kararlar aceleye gelmez.
Bazı duygular hemen yerli yerine oturmaz.
Hiçbir şey yapmamak, gerçekten hiçbir şey yapmamak değildir.
O da bir yöne doğru yaşamaktır.
Sadece daha sessiz bir yöne.
Beklemek seni büyütüyorsa başka,
Ama sadece saklıyorsa başka.
Bu yüzden harekete geçmek her zaman koşmak gibi görünmez.
Bazen yerinden kalkmak bile yeter.
Bazen başlamaya niyet etmek değil, gerçekten başlamak gerekir.
Eksik başlamak.
Dağınık başlamak.
Yorgun başlamak.
Hatta istemediğin hâlde başlamak.
Tam da böyle şeyler hevesle değil, temasla büyür.
Bir şeye dokunmadan onun gerçekliğini anlayamazsın.
Bir işe başlamadan, onun seni nereye götüreceğini göremezsin.
Bir cümle kurmadan, içinde ne kadar söz biriktiğini bilemezsin.
Zaman çoğu zaman bize cevap vermez.
O sadece bizi izler gibi durur.
Ne kadar beklediğimizi, neyi ertelediğimizi, hangi bahaneyi kaçıncı kez söylediğimizi sessizce biriktirir.
Sonra bir gün, hiçbir şey olmamış gibi duran o günlerin toplamı karşımıza çıkar.
Zaman geçmeye devam etmiş,
bazı yerlerde ona eşlik edememişim.
Masada hâlâ bekleyen şeyler var.
Açılmamış dosyalar, başlanmamış işler, ertelenmiş konuşmalar…
Belki hepsi bugün bitmeyecek.
Ama birinden başlanabilir.
Ben de bunu yazarken aslında onu yapıyorum.
Beklemek yerine, bir cümle kuruyorum.
Bu yazıyı beğenebilir ve paylaşabilirsin ;
