Eski saat, menteşe ve tamir aletlerinin bulunduğu sıcak ışıklı eski bir çalışma masası

Tamir Etmenin Unutulan Asaleti

Eskiden bir şey bozulduğunda, insan önce ona bakardı. Hemen hüküm vermezdi. Elini sürerdi, biraz çevirirdi, ışığa tutardı. Neresi gevşemiş, neresi pas tutmuş, neresi susmuş; anlamaya çalışırdı. Bazen küçücük bir vida, bazen kurumuş bir yağ, bazen yerinden oynamış bir menteşe bütün düzeni bozardı. Eşyanın sesi değişirdi önce. Sonra huyu.

Garajda, çekmecede, eski bir kutunun içinde bekleyen şeylerin kendine göre bir dili vardır. Bir saat artık geri kalmaya başlamışsa, bir fermuar sertleşmişse, bir botun derisi çatlamışsa, bir menteşe eskisi gibi yerine oturmuyorsa, ona bakarken yalnızca bir arızaya bakmazsın. Bir süre beraber yaşadığın bir şeye bakarsın. Onunla nerelere gittiğini, hangi günlerde yanında olduğunu, ne zaman alındığını, hangi hevesle eve getirildiğini de hatırlarsın.

Şimdi çoğu zaman o kadar uzun bakmıyoruz. Çünkü yenisi var. Daha parlağı var. Daha hızlı geleni var. Bir şeyden bahsettiğin an, ekranına düşüyor zaten. Bir mont, bir telefon, bir saat, bir bot, bir aksesuar… Daha zihninde tam yer etmeden karşında beliriyor. Dünya, en küçük isteği bile yakalayıp büyüten bir vitrin gibi çalışıyor. Sen daha gerçekten isteyip istemediğini anlamadan, o çoktan “bu sana göre” diye önüne konmuş oluyor.

Böyle bir yerde eskiyen şeye bakmak zahmetli geliyor. Onu temizlemek, bir ustaya götürmek, beklemek, parça aramak, biraz uğraşmak, bazen elini kirletmek gerekiyor. Yeni olan bunların hiçbirini istemiyor. Kutusu temiz, yüzeyi parlak, kokusu taze. Üzerinde çizik yok, geçmiş yok, senden sabır isteyen hiçbir tarafı yok. Bu temiz başlangıcın hafifliği çekici geliyor. Daha önce hiçbir yük taşımamış bir şeye yaklaşmak daha kolay geliyor.

Gerçek değer çoğu zaman böyle gelmiyor. Bir şey bazen parlaklığıyla değil, uzun süre hayatta kalmasıyla kıymetleniyor. Eski bir saat yalnızca zamanı gösterdiği için değil, zamana dayanabildiği için değerli oluyor. Dedenden kalan bir kayış, babanın yıllarca kullandığı bir kalem, çekmecede saklanan eski bir yüzük ya da kenarında izler taşıyan bir çakı, fabrikadan çıktığı günle değil, içinden geçtiği hayatla anlam kazanıyor.

Bazı eşyaların fiyatı sonradan artıyor; çünkü artık aynısından çok az kalmış oluyor. Bazılarının değeri ise piyasayla hiç ölçülmüyor. Onu eline alan biri, evin sessizliğini, bir bayram sabahını, bir yolculuğun tozunu, birinin yıllarca cebinde taşıdığı alışkanlıkları da beraberinde taşımış olur. O şey artık yalnızca madde olmaktan çıkıyor. Küçük bir tarih taşıyor. Eski olanla değersiz olan aynı şey değil. Zaman bazı şeyleri çürütüyor, bazılarını daha görünür kılıyor.

Yeni olanın kalabalığı içinde bunu ayırt etmek zorlaştı. Çok hızlı alıyoruz. Çok hızlı sıkılıyoruz. Daha elimizdeki şeyin huyunu öğrenmeden başka bir versiyonu aklımızı çeliyor. Bir ürün değişiyor, ambalaj değişiyor, model değişiyor, isim değişiyor. İçimizdeki ihtiyaç çoğu zaman aynı kalıyor. Yalnızca ona her seferinde daha parlak bir yüz veriliyor.

Evler, dolaplar, çekmeceler, garajlar bu yüzden yarım kalmış heveslerle doluyor. Bir dönem çok istenmiş, sonra kenara bırakılmış şeyler. Kutusu hâlâ duran, ilk günlerde özenle kullanılan, sonra gözden düşen eşyalar. Onlara bakınca yalnızca fazla eşya görmüyorsun; kendi aceleciliğinin bıraktığı küçük izleri de görüyorsun.

Bir şeyi onarmak artık bazen yenisini almaktan daha pahalıya geliyor. Çünkü ustanın eline verdiğin şey yalnızca eski bir parça olmuyor. Onun yıllarca biriktirdiği bakışa, sabra, el alışkanlığına da para ödüyorsun. Eskiden hayatın içinde sıradan görünen birçok el becerisi bugün tek tek aranır oldu. Diken, onaran, ayarlayan, cilalayan, beklemeyi bilen insanlar azaldıkça, tamir yalnızca ekonomik bir tercih olmaktan çıkıyor. Kaybolan bir tavrın son izlerinden biri gibi duruyor.

Bir şeyi tamir etmeyi unutmak sadece eşyada kalmıyor. Aynı acele, bir süre sonra başka yerlere de taşınıyor. Birinin eksik tarafını görünce anlamaya değil, düzeltmeye çalışıyor, düzeltemeyince de içinden siliyorsun. Daha konuşulmamış bir kırgınlık, daha dinlenmemiş bir yorgunluk, daha adı konmamış bir suskunluk varken başka ihtimallere kayıyorsun. Eskiyen eşyaya gösterilmeyen sabır, bir gün karşında duran insana da gösterilmiyor. Bütün bunlar çoğu zaman büyük bir kararla değil, küçük bir güçsüzlükle başlıyor.

Bir evin ışığı yanıyor olabilir. Masa aynı yerde duruyor olabilir. Kapı aynı kapıdır, bardaklar aynı raftadır, akşam aynı saatte olur. Dışarıdan bakınca hiçbir şey dağılmamış gibidir. Yine de bazen orada tam olarak bulunmazsın. Bedenin bir odada durur, aklın başka kapıların önünden geçer. Kimseye gitmiş gibi görünmezsin; kendin bile gitmediğini düşünürsün. İçeride sessiz bir mesafe açılmaya başlamıştır sadece. Evin ışığını açık bırakır, başka kapıların gölgesinde dolaşırsın.

Bu mesafe büyük kararlarla başlamaz çoğu zaman. Küçük alışkanlıkların arasına karışır. Bir bakışı biraz uzun tutmak, bir cümleyi gereğinden sıcak yazmak, içinden geçen şeyi masum bir oyalanma gibi görmek, “bir şey olmuyor” diyerek kendi kendini rahatlatmak… Adı konmadığı sürece hafifleyeceğini sanırsın. Adı konmamış şeyler de içeride yer kaplar. Üstelik daha sessiz yer kaplar.

Gitmek başka bir şeydir. Kalmak başka. Bir yerde duruyor görünmek ise ikisinin de yerine geçmez. Kapıyı kapatmaya cesaret edemeyen, içeride kalmaya da bütün varlığıyla razı olmayan biri, zamanla iki yer arasında incelir. Böyle olunca ne ev onu tam olarak içinde tutar, ne dışarısı ona gerçek bir yer açar. Yarısı masada oturur, yarısı kapı seslerini dinler.

Eşyalarda da böyle olabilir mi? Bir şeyi atmazsın, yine de onu çoktan gözden çıkarmışsındır. Köşede durur, üzerine bakmazsın, tozunu almazsın. Bozulduğunu bilirsin, elini sürmezsin. Sonra bir gün tamamen çalışmadığında, “zaten eskimişti” dersin. Eskime ile ihmal her zaman aynı şey değildir. Eskiyen bir eşya ile hala bir bağın olabilir, ihmal ettiğin şeyle arandaki bağ çoktan gevşemeye başlamıştır.

İlişkilerimizde de en ağır yıpranma bazen açık bir kopuşla gelmez. Gün içinde biriken küçük vazgeçişlerle gelir. Bir dostun cümlesini dinlememekle, bir kırgınlığı konuşmayı ertelemekle, birinin eksik tarafını bütün varlığı sanmakla, yıllardır yanında duran bir şeye artık dikkatle bakmamakla gelir. Sonra araya zaman girmiş gibi görünür. Hayat değişmiş gibi görünür. İnsanlar değişmiş gibi görünür. O sessiz ihmallerin toplamı pek konuşulmaz.

Her şey tamir edilmez. Bazı şeylerin bırakılması gerekir. Bazı bağlar onarılmaya çalışıldıkça içinden bir şeyleri alır götürür. Bazı kapılar kapalı kalmalıdır. Bu yüzden tamir etmek, önüne gelen her şeyi kurtarmaya çalışmak değildir. Neyin hâlâ emek isteyebileceğini, neyin artık yalnızca tükettiğini ayırt edecek kadar dikkatli olmaktır.

Bunu ayırt etmek kolay değil. Bazen uğraşmaktan kaçtığın şeye “bitti” dersin. Bazen gerçekten bitmiş olan bir şeye de alışkanlıktan tutunursun. İkisi birbirine karıştığında, ne elindeki şeyi koruyabilir ne de ondan temizce ayrılabilirsin. Bir parçayı sökerken bile acele eden biri, kendi içinde bozulmuş bir yere bakarken daha çok zorlanır.

Garajda eski bir parçayı temizlerken zaman yavaşlar. Kir bezin üzerine çıkar. Pas hemen gitmez. Bazı yerler birkaç defa üzerinden geçmeyi ister. Bir vida fazla sıkılırsa diş sıyırır; az sıkılırsa yerinde durmaz. Böyle küçük işlerde ölçü yeniden öğrenilir. Aceleyle değil, dikkatle hareket etmek; kuvvetle değil, yerini bilerek dokunmak gerekir.

Hayatta kalan şeylerin çoğu da böyle korunur. Gürültüyle değil, göstererek değil, her defasında yenisini arayarak değil. Sessizce bakarak, gerektiğinde elini uzatarak, eskidi diye hemen vazgeçmeden. Bir eşya için de böyle olabilir, bir alışkanlık için de, bir bağ için de.

Akşam olur. Tezgâhın üzerinde hâlâ temizlenmemiş birkaç parça kalır. Bez kirlenmiştir, elin yağ kokar, iş bitmemiştir. Sabah baktığın şeyle akşam baktığın şey yine de aynı değildir. Tamamen düzelmemiş olabilir. Daha uğraşılacak yeri olabilir. Sadece artık ona hiç bakmamış biri değilsindir.

Hemen değiştirmeden, hemen suçlamadan, hemen başka bir şeye uzanmadan önce durup bakmak. Neresi gevşemiş, neresi pas tutmuş, neresi susmuş… Bir şeyin gerçekten bitip bitmediğini anlamak için önce ona biraz yaklaşmak gerekir.

Bu yazıyı beğenebilir ve paylaşabilirsin ;

guest

0 Yorum